MEISTER ECKHART (1260-1327)
Ortaçağ sonlarında Rönesans’ın ve dinde reformasyon hareketlerinin başlıca kaynağı giderek güçlenen mistisizm düşüncesidir ve özellikle Alman mistisizmi denebilir. Martin Luther ile birlikte Alman mistisizmini temsil eden Eckhart, bu düşünceye en güzel anlatımını vermiştir denebilir. Ona göre salt doğruluk insanın kendisindedir, kilisenin dogmalarında ya da törenlerinde değil. Bilmek, bilen ile bilinenin özce bir olmalarıdır. İnsan Tanrı’yı, Tanrı kendi içindeyse bilebilir. Ruh, Tanrı’yı bildiği ölçüde Tanrı’dır ve Tanrı olduğu ölçüde Tanrı’yı bilir. Bu, anlatılamaz bir görüdür. Tanrı’nın bizim içimizde kendi kendini görmesidir, bizim kendimizde Tanrı’yı görmemizdir. Bir “Küçük Tanrı” olan insan, benliğinden geçmelidir. Kişiliğini Tanrı’da eritmelidir.
Eckhart, bu görüşlere anlamlı bir bütünlük kazandırmış ve geniş ölçüde yayılmalarını sağlamıştır. Bunu yaparken de yüksek düşünceler için çok yerinde Almanca kelimeler bulmuş ve geniş kitleler tarafından anlaşılmasını sağlamıştır. Ona Almanca felsefe terimlerinin babası denir.
FRANCESCO PETRARCA (1304-1374)
İnsanın özü ile bu dünyada yerinin ne olduğunun araştırılmasına Humanizm diyoruz. Bu dönem Hümanizm akımının başında Petrarca var. Grekçe öğrenir, eski yazmaları kurtarmaya ve toplamaya çalışır. Teorik sorunlardan ziyade ahlak üzerinde durur ve kendisine Roma Stoa’sının filozoflarını örnek alır. Bu sayede Rönesans döneminde Antikçağdan ilkin Stoa ile tanışılmış oluyor. Ona göre de mutluluğa iç ve dış etkilerden bağımsız ruhun özgürlük ve dirliğinde ulaşılır.
MARCILIO FICINO (1433 – 1499) başa dön
Rönesansın ilk yıllarından itibaren Ortaçağ Skolastik Felsefesine karşı olan tavır, 15.yy.da Floransa’da kurulan “Platon Akademisi” ile sistemli çalışmalar biçimini kazanacaktır. Akademi’de yetişenler arasında en büyüğü şüphesiz Ficino’dur. Yaptığı en büyük iş, sağlam bir dille çevirdiği eserleri sayesinde Platon’un kaynağını yeniden açmak olmuştur. 12.yy.a kadar eldeki tek Platon diyaloğu Timaios’tu. Ficino’nun Akademi’nin başına geçtiği sıralarda Aristoteles felsefesine karşı olan sert tavırda yumuşar. İlkçağın bu iki büyük filozofunun temelde birleşmekte oldukları sonucuna varılır. Ona göre insan ruhu tanrıdan türemiştir ve sonra yine ona dönecektir. Evren en başında Bir olanın bulunduğu bir basamaklar ülkesidir ve tüm bağlar insanda düğümlenir ve bu sayede insanda bilmek gücü vardır.
NICCOLO MACCHIAVELLI (1469-1527)
Rönesans’ın karakteristik düşünürlerinden biridir Macchiavelli. Yeni insan anlayışını gününün pratik-politik ödevlerini çözmek için çıkış noktası olarak almıştır. Hıristiyanlığın ele aldığı gibi insan doğuştan kötü değildir, kötüye sapma eğilimi vardır. Devleti de ortaya çıkaran bu nedendir. İnsan doğası her yerde ve devirde birdir, dolayısıyla eğilimleri konusunda hesaplamalar yapılabilir. Bunları gözleyerek hesap yapan zeka, devlet yönetiminin temelidir. Onun görüşünde ulusal devlet fikri öne çıkar. Devlet başkanı devletin kendisiyle kaynaşmıştır. Dolayısıyla da o, halkın hükümdarıdır.
THOMAS MOORE (1478-1535)
Yalnız filozof ya da yazar değil, bakan olmuş bir devlet adamıdır aynı zamanda. Dürüst ve karakterli muhalefeti sonunda hayatı idam cezasıyla son bulmuştur. 1516 yılında yazdığı “Ütopya” adlı romanında ideal bir devlet düzeni geliştirmeye çalışmıştır. Rönesans’ta diğer devlet ütopyalarında olduğu gibi yine örnek alınan eser Platon’un Devlet adlı eseridir. Diğer devlet ütopyalarına örnek olarak Campanella’nın “Güneş Ülkesi”ni ve Francis Bacon’ın “Yeni Atlantis” adlı eserlerini örnek verebiliriz. |