İLKÇAĞ FELSEFESİ
 
       


MİLET OKULU
Thales
Anaksimandros
Anaksimenes

Thales
Herakleitos  
   
Pythagoras  
 
Anaksagoras
 
  Leukippos  
 
         
  Parmenides    
         
    Protagoras  
         
 
Sokrates


SOKRATİK OKULLAR

Elis Eretriya Okulu
Megara Okulu
Kyrene Okulu
Kynik Okulu

   
Diogenes
       
Platon
     
Aristoteles
    Karneades
Epikuros
     
 
Marcus Aurelius

STOACILAR

Marcus Aurelius
Seneca
Epiktetos

YENİ PLATONCULUK

Ammonius Saccas
Plotinus
Porphyrios

Plotinus
           
 
                 
   

MİLET OKULU başa dön

Miletos, İonia'nın Ege denizine açılan, Yakın Doğu'nun eski, köklü ve uygar ülkeleri ile yapılan ticaretin merkezi, hareketli bir liman kentidir. Miletos'luların kadim Mısır ve Bâbil öğretilerine nüfûz edebilme imkânları felsefenin bu kentte var olmuş olmasını izâh edebilmektedir. Miletos Okulu olarak da isimlendirilen, Thales, Anaksimandros ve Anaksimenes, varoluşun sistematiği ile değişim üzerinde düşünerek, çeşitli, ama benzer teoriler geliştirmişlerdir. Prensip itibariyle, Doğa'da mevcut her şeyin bir tek öz maddeden oluştuğu görüşündedirler. Bu inanca dayanarak, önce "doğa"nın (Physis) varlık bulduğunu öne sürmüşlerdir.

   
                 
     

THALES (M.Ö. 625 – M.Ö. 546)

Thales soylu bir ailedendi. Rivayete göre kendisini Mısır ve Babil kaynaklarından eğitmiştir. Antik tarih, Thales’in Mısır’daki piramitlerin yüksekliğini piramitlerin gölgelerin uzunluğunu ölçerek, nasıl hesapladığını anlatır. Thales, güneşin konumuna göre bir insanın boyunun kendi gölgesinin uzunluğuna eşit olduğu anda, piramitlerin gölgelerinin uzunluğu ölçülerek piramitlerin yüksekliklerini hesaplamıştır. Ayrıca, geometrinin tümden gelen bir bilim olduğunu ortaya koymuştur.

     
                 
     


Gözle görünebilir ya da algılanabilir varlıkların ve bunların geçirdiği değişimlerin oluşturduğu kaotik düzenin gerisinde, akılla anlaşılabilir, kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales bu gerçekliğin, “su” olduğunu öne sürmüştür. Bir başka deyişle Thales için temel töz, yani "arkhe" sudur. Thales’e göre, su buharlaşarak hava ve neme, donarak toprağa ve taşa kadar değişir. Bu süreç içerisinde tüm nesneler oluşur. Aristoteles, Thales’i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği, sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda olduğu gözleminin götürdüğünü söyler.

Onu arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne olursa olsun, onu felsefe tarihinde önemli kılan unsur, verdiği yanıttan çok, sorduğu “Temel töz nedir?” sorusudur.Thales, BİR sorununu ortaya koymuştur.

Thales’e sormuşlar:
En güç şey nedir?
“Kendini tanımak” demiş.
En kolay şey nedir?
“Başkasına öğüt vermek” demiş.
Az görülen bir şey nedir?
“Zorba bir hükümdarın yaşlanmışı
Mutsuzluğa kolayca katlanmanın çaresi?
“Daha mutsuz düşmanların hallerine bakmak”
Erdemle yaşamanın çaresi?
“Başkalarında görüp ayıpladığımız şeyleri yapmamak”
Güzellik nereden gelir?
“Yüzden değil, iyi davranışlardan

 
Çevresindekiler yoksulluğu nedeniyle Thales’le alay edince o da bütün parasıyla sonraki hasat mevsimi için zeytin presleri kiralar ve vakti geldiğinde presleri ihtiyaçları olanlara istediği fiyattan ödünç verirdi. Bu olay filozofların isterlerse para kazanabileceklerini, fakat başka şeylere ilgi duyduklarını gösteren bir örnektir.
 
     

ANAKSIMANDROS (M.Ö.610 – M.Ö.540)

Thales’in,  yeryüzünün üzerinde yüzdüğünü iddia ettiği su kütlesini neyin taşıdığı sorusuyla, batıdan yok olan güneşin, ertesi sabah nasıl olup da  doğudan doğduğu sorusuna tatmin edici bir yanıt getirmede yetersiz kaldığını görmüştür. Böylelikle Anaksimandros, dünyanın bir tepsi değil de, genişliği yüksekliğinin üç katı olan bir silindir şeklinde olduğu düşüncesine ulaşmıştır. Bu görüşe göre dünya, evren’in tam merkezinde, boşlukta ve dayanaksız olarak durmaktadır. Evren küresinin her yerine eşit uzaklıkta bulunan dünya’nın, şu ya da bu yöne gitmesi için hiçbir neden yoktur.

Thales, temel tözü su ile özdeşleştirmiş, yani bilinen bir madde olarak görmüştü. Anaksimandros'a göre bu mümkün değildir. Bilinen, kesinlikle sonludur. Karşıtı ile sınırlandırılmıştır. Ama temel töz, sonsuz ve tükenmez olmalıdır. Sonsuz sayıda evren olduğunu öne süren Anaksimandros’a göre, sonsuz miktarda maddenin mevcudiyeti gereklidir. Bu yüzden ana maddeyi, "aperion" (sınırı olmayan madde) olarak isimlendirmektedir. Hava soğuk, su nemli, ateş sıcaktır. Bunlardan biri sonsuz hacimde olursa, diğerlerini derhâl ortadan kaldırır. Bu yüzden ana töz, kozmik (evrensel) çatışmada tarafsız olmalıdır. Sudan, yalnızca ıslak ve soğuk olan şeyler türeyebilir. Oysa, dünyada sıcak ve kuru olan şeyler de vardır.

ANAKSIMENES (M.Ö.585-M.Ö.528)

Milet Okulu'nun üçüncü ve sonuncu düşünürüdür. Ustası Anaksimandros gibi, temel tözün sonsuz olması gereğini savunmuştur. Ancak ona göre arkhe'nin, bir de ruhu (psykhe) vardır. Ruh kavramını felsefeye ilk sokan düşünür olarak bilinen Anaksimenes'e göre temel töz, havadır. Ruh havadır.
Anaksimenes birlikten çokluğa geçiş sürecini açıklarken, dudaklarımızı birbirine yaklaştırıp avucumuza üflediğimiz zaman, ağzımızdan çıkan havanın soğuk, ağzımızı fazlaca açıp, avucumuza üflediğimiz zaman da, ağzımızdan çıkan havanın sıcak olması gözleminden yararlanarak, sıkışma ve seyrekleşme kavramlarına_başvurmuştur.

HERAKLEITOS (M.Ö. 540 – M.Ö. 480) başa dön

Herakleitos, antik çağda oldukça ünlü olan, özdeyişler biçiminde, çok hacimli bir eser yazmış ve götürüp Artemis sunağına bırakmıştır. Yapıt o kadar anlaşılmazdır ki, bu yüzden ‘karanlık adam’ adıyla nitelendirilmiştir. Pers kralı Darios, Herakleitos'u sarayına çağırmış ve kitabında yazmış olduğu görüşleri açıklamasını istemiştir fakat Herakleitos bu isteği bir mektupla reddetmiştir.

Gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek aynı zamanda ansiklopedik bir bilgiye karşı çıkan filozof, çok şey bilmenin akıllı olmayı öğretmediğini söylemiştir.

Herakleitos "her şey akar" (Panta rhei)  prensibinden hareketle, "temel töz, ateş olmalıdır" sonucuna varmıştır. Güneş, ölümsüz ve sürekli olarak değişen bir ateş kaynağıdır. Ateş nesneymiş gibi görünür ama nesneden çok süreçtir.

Evrendeki düzensizlik, arka alanda yatan harmoniyi (düzen ve uyumu) gizler. Gerçek olan, araştırılması ve bilinmesi gereken, şu görünen karmaşa değil, görünmeyen harmonidir. Biz algıladıklarımızı kalıcı zannederiz. Kalıcı şeyler varmış sanısına kapılmamız, değişimin gelişi güzel değil, belli bir düzene, yasaya ve ölçüye göre olması yüzündendir. Herakleitos'un düşüncesinde Logos, Evren'e egemen olan yasa, düzen ve daha önemlisi "tanrısal akıl"dır.

Ona göre evrenin yasasını, Logos'u bilmek ve tanımak aklın ödevidir. Logos'u tanıyıp öğrenen kimsenin de doğadaki bu akıl yasasını kendi eylemine de ölçü alacağını söylüyordu.

 
Euripides bir gün Herakleitos’un kitabını Sokrates’e vermiş sonra da ne düşündüğünü sormuş. “Anladıklarım dahice” diye yanıtlamış Sokrates, anlamadıklarım da sanırım öyle ama yol gösterecek Delos’lu bir dalgıç gerek.” (Delos adasının dalgıçları,  derine dalmalarıyla ünlüymüş).

PYTHAGORAS (M.Ö. 570-497) başa dön

Sokrates öncesi filozofların en ünlüsüdür. Sisam’da doğdu ve yaşadı, çok yönlü bir dahiydi. Bir sayının karesi, küpü düşüncesini bulan ve böylece geometriyi aritmetiğe ilk uygulayan, notaları bir skala içinde düzenleyen ve ortaya koyan, “felsefe”, “kozmos” ve “teori” kavramlarını ilk kez kullanan kişi Pythagoras’tır. Matematiği felsefeyle ilişkilendiren ilk büyük düşünürdü. Bütün evrenin matematiğin terimleriyle ifade edilebileceği görüşüne sahip ilk kişi Pythagoras’tı ve bu onu aynı zamanda bir tür gizemciliğe sürüklemişti. Düşünceleri çok geniş alanlara yayılmış olmakla birlikte hemen hemen tüm fikirleri Platon tarafından ele alınıp daha da geliştirilmiştir. Belli başlı ortak düşünceleri matematiksel ilkenin evrenin her noktasına yayılmış olması fikri ve ruh göçüdür. Evrenin önce sayılar, sonra noktalar, çizgiler, geometrik ve üç boyutlu şekiller aracılığıyla oluştuğundan ve numerolojiden bahseder.

ELEA OKULU başa dön

Elea, İtalya’nın batı kıyısında, bugünkü Salerno kentinin güneyindeydi. Burası bir Yunan kolonisiydi. Oluş ve değişme felsefesine taban tabana zıt görüşleri Elea’lı bir grup filozof ortaya attı. Böylece felsefe dünyasında varlık konusunda sürüp gidecek tartışma da başlamış oldu. Buradan çıktığı için Elea Okulu diye anılan bir felsefe akımı gelişti. Bu okulun üç büyük filozofu Xenophanes, Parmenides ve Zenon’dur.

 

PARMENIDES (M.Ö.540-M.Ö.480)

Yalnızca önemli bir filozof değil, ana yurdu Elea'da, saygın bir devlet adamı ve kanun koyucu olarak tanınmış bir kişidir. Parmenides, Sokrates’in, Platon’un ve Zenon’un öğretmeniydi. Platon, bir felsefi tartışmada bir araya getirdiği Parmenides’i “yaşlı”, Parmenides’in öğrencisi olan Zenon’u “orta yaşlı”, Sokrates’i de genç biri olarak gösterir.
Herakleitos, her şeyin değiştiğini savunmuştu. Parmenides, (ondan yirmi yaş kadar daha gençtir) tam tersini, hiçbir şeyin değişmediğini ileri sürmüştür. Parmenides şu sonuca varmıştır: gerçekte ne hareket vardır ne de oluşum; değişmez, kalıcı bir varlıktan başka hiçbir şey yoktur.  Asıl varlık, ne ortaya çıkan ne de yok olup giden bir şeydir. O, buna “Bir” yada “Bir Olan” diyordu.

“Bir”, Herakleitos’ta olduğu gibi karşıtların birliği değildir; karşıtlar denen şeyler yoktur. Soğuk, “sıcak olmayan”; karanlık, “aydınlık olmayan”dır.

Bu düşünceler, değişmeyen tek bir varlık olarak yeni bir evren görüşüne sebep olur. Her şey birdir. Görünüşteki değişim yada hareket, kapalı ve değişmeyen bir sistem içinde ortaya çıkan bir şeydir. Bu görüşle 17.yy’da Newton ile 20.yy’da Einstein arasındaki dönemde gelişen bilimsel evren görüşü hakkında varolan çarpıcı benzerlik dikkate değerdir.

KSENOPHANES (M.Ö. 569 – M.Ö.477)

M.Ö.6. yy.ın sonlarına doğru yıldızı parlayan Ksenophanes, ömrünün büyük bir kısmını Güney İtalya’da geçirdi. Kendi bilgimiz olarak kabul ettiklerimiz dahil, insanın şeylerle ilgili görüşlerinin kendi yaratımları olduğu düşüncesine sahiptir. Daha çok öğrenerek ve öğrendiklerimizin ışığında düşüncelerimizi değiştirerek hakikate daha çok yaklaşabilsek de düşüncelerimiz daima bizim düşüncelerimiz olarak kalır ve içine her zaman bir tahmin öğesi karışmıştır. Ayrıca Herodot ve Hesiodos’u eleştirerek, insansal biçimlerin ve kusurların tanrılara uygulanmasına karşı çıkmıştır

PLÜRALİSTLER başa dön

Empedokles ve Anaksagoras gibi bireysel filozoflarla birlikte Atomcu Okul’un temsilcileri olan Leukippos ve Demokritos, kendilerinden önceki monist filozofların evrenin temeline tek bir arkhe koyan düşüncelerinden farklı olarak, varlığın temeline ikiden fazla arkhe koydukları için Plüralistler olarak bilinirler.

EMPEDOKLES (M.Ö.492-M.Ö.432)

Doğa felsefesi alanında olduğu kadar tıp alanındaki çalışmalarıyla da tanınır. Parmenides gibi maddenin yoktan var olmayacağını kabul etmekle birlikte her şeyin değişmez olan dört farklı öğeden (toprak, su, hava ve ateş) olduğunu öne sürdü. Bu öğeler değişmez ve yaratılmamış olmakla birlikte evrendeki tüm maddeler bu dört arkhe’nin farklı oranlarda karışımıyla meydana gelmektedir. Bu dört öğenin birleşme ya da ayrılmalarına neden olarak Sevgi ve Nefret’ ten bahsetmiştir. Bu ikiliğin uyguladığı itme ve çekme kuvvetine yanıt veren dört arkhe’nin bu sayede bitimsiz bir değişme sürecine girdiğini söyler. “Küre” adını verdiği farklı dönemlerde Sevgi’nin ya da Nefret’in egemenliği neticesinde ayrışmaların artması ya da unsurların yeniden bir araya gelmesi sözkonusu olur. Nefretin yol açtığı bir günahla göksel alemden uzaklaştırılarak sürgün edilen tin, bir dizi ruh göçüne mahkum olmuştur. Bu durumdan kurtularak mutlak bir ölümsüzlüğe kavuşmak ancak ruhsal arınmayla olur. Bunun için bir felsefi kavrayışa sahip olmak ve sevgiyi anıtlaştırmak gerekir.

ANAKSAGORAS (M.Ö.500-M.Ö.428)

Bugünkü Urla yakınlarında doğmuştur. Ticari ya da siyasi yaşama hiç katılmayarak tüm yaşantısını felsefeye adayan filozof türünün bir örneğidir. Bir göktaşı ile ilgili olarak yaptığı gözlemlerin neticesinde Ay ve Güneş gibi gökcisimlerinin dünya ile aynı yapıda olduğunu ileri sürmüştür. Bu görüşü, politikacı Perikles ile olan dostluğu nedeniyle alacağı sürgün için temel teşkil eden dinsizlik suçlamasına zemin hazırlamıştır. Değişimi açıklaması ile ilgili olarak Empedokles’le aynı zemini paylaşan Anaksagoras, temel öğelerin dört değil, sonsuz sayıda olduğunu söylemesiyle onun düşüncesinden uzaklaşır. Bunlar bölünemez olan sonsuz sayıda tözdür ve dört arkhe (toprak, su, hava ve ateş) dahil her şey bunların karışımından oluşmuştur. Dünyanın oluşumu içinse maddi neden dışında bir fail neden olarak düzenleyici ilke olan Nous’tan bahsetmiştir. Her şeyden daha ince ve saf olan aynı zamanda diğerlerinin bilgisine de sahip olan Nous, ilk karışımı kaostan kozmosa taşımak için ilk dairesel hareketi vermiştir.

ATOMCULAR başa dön

Atomcular diyerek Abdera Okulu ve genelde iki kişi kastedilir. Leukippos ve Demokritos.  Demokritos, Leukippos’un öğrencisidir ve genellikle eserleri birbirine karıştırılır. Bu sebeple Atomculuk görüşünü bu iki filozofun ortaya koyduğu genel düşüncesi tercih edilir.

ATOMCULAR

Her şey görülemeyecek, hatta daha fazla bölünemeyecek kadar küçük atomlardan oluşur (Atom sözcüğü ufalanamayan anlamına gelen Yunanca kelimeden türemiştir). Varolan her şey atomlar ve boşluktur. Var olan bütün farklı nesneler, atomların boşlukta meydana getirdikleri farklı bileşimlerden ibarettir. Atomlar yaratılmamıştır ve yok edilemez; evrendeki bütün değişme ya atomların ya da yerlerinin değişmesinden meydana gelmiştir.

Doğadaki her şey, bu bileşenlere ayrılabilir ve bu sebeple gördüğümüz tüm çeşitlilik aslında tek bir türe yani atomlara indirgenebilir. Anaksagoras’tan farklı olarak Atomcular, bu sonsuz sayıdaki bileşenlerin niteliksel olarak değil sadece büyüklük ya da şekil anlamında niceliksel farklılıklar gösterdiklerini ifade ederler. Anaksagoras’ın Nous’una başvurmamış, her şeyi mekanik nedenlerle açıklamaya çalışmışlardır. Değişim zaten atomların içinde bire özsel nitelik olarak bulunmaktadır.

SOFİSTLER başa dön

M.Ö. 450 yılında duyulan talebi karşılamak için ortaya çıkan yeni ve profesyonel bir eğitimciler sınıfının üyeleridir. En ünlüleri arasında Protagoras, Gorgias, Prodikos, Hippias, Antiphon, Thrasymakhus ve Kallikles’in isimleri verilebilir. Felsefi bir okuldan ziyade toplumda yol göstericiliğe duyulan açlıktan faydalanarak kendilerine bir meslek ve yaşam biçimi üretmiş olan ve para karşılığı ders veren gezginlerdi.

En belirgin tarafları her şeye yönelik eleştirel tavırdır. Kurumlara, toplumun siyasi ve hukuksal temellerine ve dine yöneltilen eleştirilerden meydana gelir. Zaten örneğin Kant’ın, felsefi düşüncenin gelişimi açısından zorunlu olan bilgi güçlerine ilişkin eleştirel tavrından farklı yapıda olan bu tavır, pek çok zaman fazlasıyla aşırıya kaçarak kurumu tümüyle ortadan kaldırma sonucu verebilmiştir.

Şeylerin tıpkı insanlara göründüğü gibi olduğunu savunarak bilginin temeline algıyı yerleştirmiş ve böylece bilginin göreli olduğunu belirtmişlerdir.

“İnsan, her şeyin ölçüsüdür”     Protagoras

Hepsinin birer eğitimci olmaları açısından rölativist tavırları çelişki yaratsa da yine de siyasetin ya da insanlar arasında iletişimin en iyi bir biçimde nasıl yapılacağını öğretme iddiasında bulunmuşlardır. Eğitimlerinde retorik ağırlıklıdır ve o dönemde Atina’da demokrasi olduğunu düşünürsek, hangi yönetimin ya da hangi yasanın iyi olduğunu bilmek yeterli olmayıp bir de bunu ikna edici bir şekilde tartışabilme ihtiyacı vardır.
Kuşkucu tavırlarının yanında kimi zaman bilinemezcilik inancıyla da bilginin değersiz olduğunu savunan bir nihilizme kaymışlardır.

SOKRATES (M.Ö. 469-M.Ö.399) başa dön

Felsefeye niteliğini veren temel kavramların sorgulanmasını başlatan ve bilincin, ahlaki varlığın bulunduğu yer olarak ruhtan bahseden ilk kişidir. Kullandığı felsefi yöntem uyarınca önce insanların bilgisizliğini göstermeye daha sonra da özelikle Sofistlerin etkisiyle insanların zihinlerinde oluşan temelsiz sanıları ayıklamaya çalışmıştır.

Yöntem olarak önce “Sokratik Alay” denilen metotla karşısındaki kişinin bilgisizliğini ortaya koyup daha sonra “Doğurtmacılık” denilen yöntemle doğruyu karşısındaki kişiye söyletir. Tek bildiğim hiçbirşey bilmediğimdir” diyen filozofun bu yönteminde öne çıkan şey doğru sorulardır.

Fakat özellikle bu yöntemi sonucu siyasi bakımdan güçlü  insanları rahatsız etmiş ve en sonunda “dinsizlik, yeni tanrılar icat etmek ve bu yolla gençleri baştan çıkarmak” gibi suçlamalarla ölüme mahkum edilmiştir. Mahkemede suçunu kabul etmesi ve küçük bir para cezası ya da sürgünü önermesi durumunda ölümden kurtulabilecekti fakat o inandığı ilkeler adına verilen cezayı kabul eder ve af dilemez. Çünkü kendisinden istenilen tavırla temsil ettiği ilkeleri yadsımak onun için gerçek ölüm anlamını taşıyordu.

Doğruluktan ayrılmayan bir insana uzun vadede gerçek bir zarar verilemez. Ruhun temiz kalması koşuluyla insanın başına gelen talihsizlikler görece önemsiz şeylerdir. Kişinin uğrayacağı gerçek felaket ruhun çürümesidir. Bunun içindir ki adaletsizliğe katlanmak adaletsiz bir iş yapmaktan çok daha az zarar verir insana. Adaletsizliğin kurbanına değil, adaletsizliği yapana acımamız gerekir.

Sokrates’in bir başka temel inancı, kimsenin gerçekten bilerek yanlış yapmayacağıydı. O şeyi yapmanın yanlış olduğunu gerçekten tam anlamıyla anlarsan, o zaman yapmazsın.
Tanrılara, yasalara ya da herhangi bir başka yetkeye değil, kişinin kendine karşı ödevi olarak kişisel doğruluğun her şeyden önce geldiğini öğreten ilk filozoftu.

Sokrates’le yakın bir ilişki içerisinde olan öğrencileri, ölümünden sonra , onun görüşlerini kendilerince yorumlayıp, düşünce sistemleri ve okullar kurdular. Bu sistemlerden en önemlisi hiç kuşku yok ki, en önemli öğrencisi olan, düşünce tarihinin tanıdığı ilk büyük sistemi kurmuş olan Platon’dur.

Sokrates’in etkisiyle kurulmuş olan diğer felsefe okulları, Küçük Sokratik Okullar olarak bilinir. Bu okullar dört tanedir :

  1. Elis-Eretriya Okulu
  2. Megara Okulu
  3. Kyrene Okulu
  4. Kinikler Okulu

Tüm okulların kuruluşu M.Ö. 4.yy.a tarihlenmiştir.

ELİS ERETRİYA OKULU başa dön

Sokrates’in öğrencisi Elis’li Phaidon tarafından kurulmuş ve daha sonra Menedemos  tarafından Eretriye’ya taşınmış olan okuldur. Daha ahlakla ilgili problemler üzerinde yoğunlaşırlarken, Phaidon daha çok diyalektik süreciyle seçkinleşirken, Menedemos erdemle bilgeliğin birlikteliğini savunmuştur.

MEGARA OKULU

Sokrates’in ilk öğrencilerinde biri olan Eukleides’in kurmuş olduğu Megara Okulu ve temsilcileri Megaryanlar olarak da bilinir. Daha önceleri Parmenides ve onun düşüncesiyle de tanışan Eukleides, onun görüşleriyle Sokrates’in ahlak anlayışı arasında bir sentez yapmıştır. Buna göre, erdemin bir olduğunu savunmuş ve dolu, sürekli  bir bütün olarak tasarlanan Biri İyiye eşitlemiştir. Okulun felsefesi daha sonra Eubilides’in etkisi altında bir görüşü ya da tezi saçmaya indirgeme yoluyla çürütmek üzere tasarlanmış akıl yürütme ve argümanlara dayanan bir yapıya bağlı kalarak gelişmiştir.

KİRENE OKULU

Bireyin hazzı ahlaki eylemin biricik ölçütüdür. Okulun kurucusu Aristippos, Sokrates’in öğretisinin mutlulukçu boyutundan etkilenmiş aynı zamanda muhtemelen Protagoras’ın relativist görüşlerinin de etkisinde kalarak hazlar arasında niteliksel bir ayrım yapamamıştır. Her haz, iyidir ve aralarındaki tek fark hazzın şiddetinden kaynaklanır. Şimdiki anda bulunurlar ve bu sebeple maddi hazlar daha değerlidir. Bilgi de sadece mutluluk için bir araçtır. Aristippos, aynı zamanda Hedonizm’in kurucusu sayılır.

KİNİKLER OKULU

Sokrates’in öğrencilerinden, yeni bir ahlak anlayışı ve yaşam biçimi geliştirmiş olan Antisthenes tarafından kurulmuştur. Mutluluk için erdem tek başına fazlasıyla yeterlidir ve başka hiçbirşeye gerek yoktur. Özellikle erdem, dünya nimetleri ve hazları karşısında bağımsız olabilmektir. Bunun dışında insanların değer verdikleri hiçbir şeye saygı beslememişlerdir. Erdemden başka iyi olmadığı gibi, erdemsizlikten başka kötü de yoktur. Antisthenes’e göre felsefenin işi mutlu olmak için doğaya uygun olan çabaları seçmekten başka bir şey değildir.  Dış durumların hiçbir önemi yoktur; bilge kişi, kölelikte bile özgürdür. Antisthenes’le birlikte en çok tanınan Kinik, bir fıçı içinde yaşayan Diogenes’dir.

PLATON (M.Ö.427- M.Ö.347) başa dön

Platon’un en iyi bilinen öğretisi idealar kuramıdır. Platon örtük olarak ahlakın ve değerlerin doğasıyla ilgili bu kuramı alarak gerçekliğin tümüne genelleştirdi. Dünyamızdaki istinasız her şeyi, ideal biçimin, zamanın ve mekanın dışında bulunan, kalıcı ve yok edilemez bir varoluşa sahip bir şeyin geçici, bozulmuş bir kopyası olarak gördü.

Platon günlük yaşamımızın karmakarışık yüzeyinin altında, matematikteki idealliğe ve kusursuzluğa sahip bir düzenin var olduğunu ortaya koyan bir şey olarak kabul etti.   Bu düzen gözle algılanamaz, ancak ona akılla ulaşılabilir. En önemlisi oradadır, vardır; gerçekliğin temelinde yatan şeydir. Mekanda ve zamanda olmayan duyularımızla ulaşamayacağımız, kalıcı ve kusursuz bir düzenin var olduğu başka bir alan daha vardır. “gerçek gerçeklik” denebilecek dünya budur. Çünkü bir tek o durağan ve sarsılmazdır, bir tek o tamdır başka bir şeye dönüşemez. 

Ölümsüz olan ruh, bir beden içine girmeden önce gerçek bilgi nesneleriyle ve İdealar dünyasıyla tanışmıştır.  Bu sebeple Platon, bilginin bir anımsama olduğunu söyler. Menon diyaloğunda Sokrates’in hiç eğitim almamış bir köleye bir geometri problemini doğruyu göstermeden ya da öğretmeden çözdürmesine ilişkin olarak kölenin doğruyu kendi başına fark ettiğini özellikle belirtir. İdeaların ilişkisini bilmesi, geometriyi bildiği anlamına gelir.

Pitagoras’ın öğretilerini ele alarak yeniden düzenlemiştir. Yetkin ve ideal bir bilgi türü olan matematikten faydalanmıştır. Devlet adındaki eserinde mevcut olanları değil, ideal devleti incelemiştir.

ARISTOTELES (M.Ö.384-M.Ö.322) başa dön

Soyut düşünceden önce, gözlemden ve deneyden başlayan bir felsefe yaklaşımının kurucusuydu. Var olmak onun gözünde, hakkında konuşulabilecek ve tam olarak tanımlanabilecek bir şey olmaktadır. Buna karşın, yetkin olmayan fakat canlı olan varlıkları konu alan biyoloji bilimi doğrultusunda var olmanın dinamik bir süreç, bir değişme süreci içinde olmak anlamına geleceğini söyler.  Bir şeyin biçiminden ötürü o şey olduğunu ve değişimin de madde ile form arasında gerçekleşen bir etkileşim olduğunu söyler. Form kazanan şey vardır ve gerçekleşmiştir.

Temel soruşturma alanlarının birçoğunun şemasını ilk çıkaran Aristoteles oldu: Mantık, fizik, siyaset bilimi, iktisat, psikoloji, metafizik, meteoroloji, retorik ve etik bunlar arasındadır. Aynı zamanda bu alanda o zamandan beri kullanılagelen teknik terimleri buldu: Enerji, dinamik, tümevarım, tanıtlama, töz, öznitelik, öz, özgülük, kategori, topik, önerme ve tümel bunlardan birkaçıdır. Bütün bunların üzerine, hangi çıkarım biçimlerinin geçerli, hangilerinin geçersiz olduğunu çözümleyerek mantığı kurdu.

Aristoteles’in başlangıçta ana sorusu şuydu: “Bu dünyadaki şeyler nedir?”, “Bir şeyin var olması ne demektir?”.

HELLENİSTİK FELSEFENİN DÖRT BÜYÜK OKULU

SEPTİKLER (M.Ö.3.yy-M.S.3.yy) başa dön

Kurucusu Pyrrhon’dur. Geçerli bir kanıtlamanın ispat ettiği şey, sonuçların, referansları izlediğidir. Fakat bu, bu sonuçların doğru olduğunu kanıtlamakla aynı şey değildir. Her “ispat” ispatlanmamış öncüllere dayanır ve bu gündelik yaşam için olduğu kadar mantık, matematik ve bilim için de doğrudur. O halde tavır yargıyı askıya almak olmalıdır. Bunun sonucu olarak bir sarsılmazlık elde edilecektir. Bu sebeple bilge kişi sadece kayıtsız değil aynı zamanda duyarsız olmalıdır. Daha sonraki temsilcilerinden önemli isimler Karneades, Arkesilaos, Empirikus’tur.

Sonraki dönemlerde septik düşünce daha yumuşak bir ifadeyle, gündelik yaşamda, asla sahip olamayacağımız belli bir kesinlik derecesi talep etmemekle, öyle olmadıkları zaman bile kuşkucu yaklaşmak arasında bir orta yol tutturmak zorunda olmaktan bahseder.

EPİKUROSÇULAR (M.Ö.306)

Helenistik dönemin ilk büyük felsefe okuluydu. Yunanlı düşünür Epiküros tarafından kuruldu. Katkısı özgün ahlak felsefesidir. Felsefe, mutlu bir yaşam için yardımcı olur. Onun hazcılığını belirleyen, acının ortadan kaldırılması anlamındaki olumsuz hazdır. Tüm hazlar aynı değerde değildir. Doğal ve zorunlu, doğal ama zorunlu olmayan ve ne doğal ne de zorunlu olan gibi üç ayrı hazdan bahseder (1.yemek,2.cinsellik,3.lüks bir yaşam vb.). Bedensel hazlar peşinde koşan acı çekecektir. Temel erdem bilgeliktir çünkü bilge kişi ihtiyaç duyduğu en azı belirleyebilecek olandır. Epiküros’un dışında bu ekolü temsil eden kişi, Romalı düşünür Lucretius’dur.

STOACILAR (M.Ö.300) başa dön

Kıbrıslı Zenon tarafından M.Ö. 300 yılında kurulmuştur ve uzun bir tarihe sahiptir. Bu okul da tıpkı Septik Okul ya da Akademia’da olduğu gibi üç ayrı dönemde incelenir. İlk dönem Zenon, Chrysippos ve Cleanthes ile, orta dönem Panaetius ve Posidonius ile ve geç dönem ise Stoacılığın en önemli temsilcileri olan Seneca, Epiktetus ve Marcus Aurelius ile temsil edilir. İzlenim ve imgelerden ortak fikirler adı verilen genel ideler oluşturulur. Bunlar genel yargılara uzanabilir. Tüm insanlarda aynı olan bu genel fikirler yanlış olamaz. Evrensel akıl ya da logosla bir ve aynı olan bu düşünme yeteneğine akıl adı verilir. Felsefenin odağında, akıldan daha yüksek bir yetkenin bulunamayacağı görüşü yatar. Doğa da ussal olarak kavranabilir olan ilkelerle yönetilir. Biz de doğanın bir parçasıyız. Tanrıyla kastedilen şey bizi ve doğayı dolduran evrensel akıldır. Bu biçimde kavrandığında Tanrı bu dünyada her yeri kaplar, dünyanın aklıdır. Doğayı ussal ilkeler yönettiğinde her şeyin olduğu gibi olmasının bir nedeni vardır. Ölümlü varlıklar olmamız gereği dingin bir kabulleniş olmalıdır. Aristoteles’tekine benzer olarak edilgen madde ve etken olan akıl sözkonusudur. Ruh, etkin ilke ve tanrısal ateşten, logostan bir kıvılcımdır. Dünyayı bir amaca göre düzenlenmiş rasyonel bir sistem ve tüm varlıkların katkı yaptıkları ahenkli bir bütün olarak görmüşlerdir. Mutluluk da doğaya uygun yaşamdan gelir.

LUCİUS ANNAEUS SENECA (M.Ö.3 - M.S.65)

Cordobalı (İspanya) olan Seneca, yalnız filozof değil, sanatçı ve devlet adamıdır da. Neron'u yetiştirmiş, uzun zaman onun çevresinde yaşamak zorunda kalmıştır. Bu yüzden insanların gerçekte nasıl olduklarını yakından görmek fırsatını bulduğu için, yalnız Stoa'nın soyut erdem idealiyle yetinmemiştir. Kendisi Roma aristokrasisinin sayılan bir kişisi, zengin, sözü geçer bir aileden, büyük bir yazar, parlak bir uslüpçu. Seneca Roma sosyetesinin zevk ve eğlenceye düşkünlüğünü, soysuzlaşmasını üzülerek görü, yapıtlarıyla moral bir etkide bulunmayı göz önünde tutar. Öğrencisi İmparator Neron'un tutumu onu pek üzmüş, sonunda onun emrine uyarak, tam bir Stoalı davranışıyla intihar etmiştir.

EPIKTETOS başa dön

Hierapolis'li (Pamukkale) ve azatlık bir köle olan Epiktetos pek yoksulmuş. Önce Roma'da öğretmenlik yapmış, sonra İmparator Domitian filozofları Roma'dan sürünce Yunanistan'da Epiros'a gidip burada ün salan bir okul kurmuş. Epiktetos Stoa felsefesinin eski sert tutumunun bir temsilcisidir. Her bakımdan bağımsız olan, tam bir Stoalıya yakışacak bir hayat yaşamıştır. Süssüz fakat yer yer kaba gelen bir üslubu vardır. Teoriden çok pratiğe değer verir. Teori bir erek değil, pratiğe geçiren bir köprüdür. Epiktetos'un öğretisi sıkı bir okul felsefesi niteliğinde; kendisi de tam bir moralist. İyi ve kötünün ne olduğunu bize bildiren bizzat kendi ahlak bilincimizdir. insan ancak kendi gücü ile erdemli olabilir, dolayısıyla mutluluğa ulaşabilir. İnsanı iyiye götüren akıldır. Hayatta en yüksek erdem doğaya uygun yaşamadır. İnsanın kendisiyle uyum içinde olup, kendisinde aklın egemen olmasıdır.Bu durum aynı zamanda doğayla ve tanrısal yasayla da uygunluk demektir. Bu amaca varan mutluluğa da erişmiş olur; bu ikisi birbirine zorunlulukla bağlıdır. Ama erdem değerini bu yüzden kazanmaz ; o başlı başına bir değerdir ve onun dışında kalanların tümü aldırış edilmeyecek şeylerdir. Gerçi bilge kişi, yaşama sevincini, zenginliği hor görmez ama bunlardan kolayca vazgeçmesini de bilmelidir.

MARCUS AURELIUS ANTONIUS

YENİ PLATONCULUK (M.S. 2.yy) başa dön

Hellenistik Roma döneminde ortaya çıkan sonuncu önemli felsefe akımı. Fiziksel olarak kurucusu Ammonius Saccas olmakla birlikte sistematize edilişi Plotinos’a aittir. Tüm Yunan felsefesini tinsel bir şekilde kucaklayan bir sistem kurmayı amaçlamışlardır. Ağırlıklı olarak Platon etkileri taşıdığından bu adla anılır. Pitagoras, ve Orpheos’tan gelen etkilerin yanı sıra Aristoteles ve Stoa felsefesi etkilerini de görmek mümkündür. Tanrı’ya yükseliş ve Bir olanla birleşme sürecinde sistematik ifadesini bulur. Ayrıca Plotinos, Doğu ve Hint bilgeliklerini gerçek yerinde öğrenebilmek için de yolculuklar yapmıştır.

Tanrı’nın saf ve basit olduğunu, bireyin de bütün olduğunu fakat kendisine varlık olmayan şeyler eklemek suretiyle eksildiğini söyler. Bütüne hiçbirşey eklenemez ve ancak değişmeyen bir şey gerçekten var olabilir. Her şeyi aştığı dışında Bir hakkında hiçbirşey söylenilemeyeceği dile getirilir. Plotinos, bir türüm öğretisi geliştirir fakat Tanrı’nın yaratmış olmasının ve herhangi bir eylemin onu sınırlandıracağını söyler ve Platon’un İyi ideası ile güneş arasında kurduğu benzerlikten de faydalanarak ışık nasıl güneşten çıkıyorsa varlıklar öyle türüm ederler Bir’den der. Monist bir görüş söz konusudur ve kötü sadece daha az iyi olmak suretiyle diğer şeylerden farklıdır.

Cisimler ancak, görünmeyen tinsel dünyadan üzerilerine bir parıltı vurursa değer kazanır ve güzel olabilir. Plotinus’un özgün bir başarısı olan estetiğin çıkış noktası budur. Maddeye giren tinsel varlık, - bu noktada Platon ve Aristoteles’in net bir sentezine rastlıyoruz – başka bir deyişle ona şekil veren, form kazandıran idea, cismi güzel yapar. Ruh da çirkin olabilir. O, kendisini maddeye kaptırmış olan, kendini duygulanımlarına sürükleyen ruhtur. Onu güzel yapan ise, akla ve tinsel olana yönelmesidir, erdemlerdir.  Yani ancak ruh, özünü temiz tutmakla, maddeden arınmakla güzel olabilir. Güzellikten pay alması ancak, özü temiz tutması ve kendi bütünlüğüne sahip çıkmasıyla mümkün olabilir.
Özellikle Hristiyan felsefesinde ve İslam felsefesinde Yeni Platonculuğun derin etkilerini görebiliriz. Sonraki dönemlerde Batı ve Doğu mistisizmlerinin başlıca kaynağı olmuştur.

Plotinos’un sonraki dönem öğrencileri arasında Porphyrios, Suriye’de Iamblikos –Iamblikos’un öğrencilerinden biri İmparator Julianus’tur – Atina kolunda da Proklos yer alır.

Yunan düşüncesi artık gücünü yitirmiştir. Nitekim, 529 yılında Bizans İmparatoru Justinianus, Atina’daki Akademia’yı kapattı. Hıristiyanlığa aykırı olduğu için Yunan felsefesi okunmasını yasakladı. Bu kaynaklar ancak Rönesans ile birlikte yeniden yüzeye çıkma imkanı bulacaklardır.

© Tüm Hakları Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Bursa Şubesi'ne Aittir