| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
 |
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
 |
|
|
|
 |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
| |
Akılcılığa karşı deneycilik olarak bilinen asıl tepki Britanya adalarında boy verdi. Güvenilir bilgiye aklımızla erişebileceğimizi savunan akılcılar, duygusal deneyimlere bilginin kaynağı olarak itibar etmemişlerdi. Deneyciler bunu reddettiler. Dış dünyaya dair bilginin yalnız duyular aracılığıyla bize ulaşabileceğini ileri sürdüler. Akla, bu bilgiyi değerlendirmek, düzenlemek, ondan çıkarımlarda bulunmak ve başka şeylerle ilişkisini kurmak gibi hayati bir görev düşüyordu : ama verilerin ilk kaynağı, duyusal deneyimlerimizden başkası olamazdı. O tarihten itibaren bu ilkeye bağlılık İngilizce konuşan dünyada felsefenin büyük bölümüne egemen oldu. |
|
|
| |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
JOHN LOCKE (1632 – 1704)
Locke İngiltere’de Bristol yakınlarında Wrington’da doğdu. Oxford Üniversitesi’nde tıp okudu. Skolastik Felsefe’den hoşlanmakta ancak Descartes’in eserlerindeki açıklık ile sağlamlılığın yeni doğa bilimine dayanmasını beğenmektedir.
İngiliz Aydınlanması’nı dolayısıyla Avrupa’daki Aydınlanma’yı başlatan düşünürdür. Çalışma ve araştırmalarının merkezini insan oluşturmaktadır. Ona göre birey özgür olmalıdır. Akıl hayatın kılavuzu yapılmalıdır.
İki farklı alanda, bilgi kuramında ve siyaset felsefesinde ön saflarda yer olan düşünürlerden biriydi. İnsanın kavrayabileceği şeylerin sınırları üzerinde bir soruşturma başlattı. Ona göre, eğer kendi zihinsel yetilerimizi çözümleyebilir ve üstesinden gelebileceğimiz şeylerin neler olduğunu ortaya çıkarabilirsek, bizim dışımızda olup bitenlerden bağımsız olarak, bilebileceklerimizin sınırlarını belirleyebilecektik. Kavrayabileceğimiz şeylerin üstünde ve dışında ne kadar çok (ya da az) şey olursa olsun, bunların bizim anlama yolumuz üzerinde hiçbir etkileri olmayacaktır.
Deneycilik, dünya hakkında önceki yaşamımızda edindiğimiz belli bir bilgiyle doğduğumuz görüşünü reddeder. Locke düşüncelerin doğuştan var olduğu görüşüne karşıydı. Doğduğumuzda zihnimizin boş bir sayfaya benzediğine, daha sonra bunun üzerine yazılmaya başlandığında ve dış dünyayla ilgili sonraki bütün bilgilerimiz ve anlağımızın bu kaynaktan geliştiğine inanıyordu.( Tabula Rasa ). Locke’un düşünceleri, özellikle Fransa’da kitlelerin eğitim yoluyla toplumsal bağımlılıktan kurtulabileceklerini ve herkesin eşit koşullarda bulunduğu fikrini doğurdu.
Locke’a göre, nesnelerin bilim tarafından ele alınabilecek yönleri, (uzunluk, genişlik, yükseklik, ağırlık, zamandaki yerleri, hızları vs.) herhangi bir bireysel gözlemciden bağımsız olan ölçülebilir niteliklerdi. Gözlemciden bağımsız olduklarından, bu niteliklerin bir nesneyi nesnel olarak niteledikleri kabul edilebilirdi; dolayısıyla Locke bunlara “birincil nitelikler” adını verdi. Bilimin ele alamayacağı (tat, koku, renk vs. gibi) nitelikler gözlemde bulanan özneyle nesne arasındaki etkileşimden kaynaklanan, dolayısıyla gözlemciden gözlemciye kolaylıkla değişebilen niteliklere “ikincil nitelikler” adını verdi.
BERKELEY (1685 – 1753) başa dön
Berkeley, felsefesini Locke’nin sisteminin üzerine kurar. Locke’nin sistemi birbirine çok aykırı çığırlara yol açmıştır. Bu öğreti bir yandan materyalizme doğru, diğer yandan da bunun tam tersi olan spritualizme doğru götürülmüştür. Bu gelişmedeki spritualizm temsilcisi Berkeley’dir. Bilinçli varlıkların yaşantılayabilecekleri her şeyin, kendi bilinçlerinin içeriğinden ibaret olduğunu ileri sürer. Tüm bu idelerimiz algısal deneyin sonucudur ve bilgimiz duyu deneyi sayesinde sahip olduğumuz idelerden oluşur. Bunun dışında bir şeyin var olduğunu bilmek olanaksızdır. Filozofa göre varlık bir ‘algılamaktır.’ Gerçek olan yalnız algılardır, dolayısıyla ideleri algılayan ruhlar ile ayrı ayrı ruhlardaki duyumları birbirine bağlayarak objeler haline getiren, böylelikle düzenli ve yasalı bir doğa tasarımını oluşturan ‘ Evrensel Ruh’tur, Tanrıdır. Fenomenler (nesneler) bize doğayı bildirmezler. Her şeyi yasalara ve ereklere bağlayan ve her şeyi hareket ettirip düzenleyen Tanrısal istencin varlığını, onun doğrudan doğruya olan etkisini ancak gösterirler. Bu bağlamda daha çok bir sensualist ( duyumcu ) olduğunu söylemek gerekir.
DAVID HUME (1711 – 1776)
Matematik dışında hiçbir şeyi kesin olarak bilmiyoruz. Fakat yaşamak da zorundayız ve yaşamak eylemektir. Bütün eylemler, gerçeklikle ilgili varsayımlara dayanmak zorundadır.
Hume, Berkeley’in ilkesini ona karşı döndürdü. İçimize baktığımızda gördüklerimiz, duyusal deneyimler, düşünceler, duygular, anılar vs.dir ama bunlardan tamamen farklı bir varlık türü, deneyimlerin sahibi, yaşantılayan (deneyimleyen) bir benlik değildir. Hume’a göre, deneyimde bulunan benlik, yani bilginin öznesi bir uydurmadır. “Ben” bir duyumlar yığınıdır.
Nedensellik ilkesi üzerinde durması ilgi çekmiştir. Bir olay başka bir olayın nedenidir ya da tersi. Olan bitenlerin çoğunda şaşmaz düzensizlikler vardır; öyle ki farklı durumlar, bizim anlama yetimiz tarafından kavranabilecek biçimde birbiriyle bağlantılıdır; bu sayede çevremizde olup bitenlere anlam verebiliyoruz. Nedensel bağlantı diye bir şey olmasaydı, deneyimlerimiz anlaşılabilirlikten yoksun olurdu, bu durumda (daha alt düzeydeki hayvan yaşamından farklı olarak) insan hayatı olanaksız olurdu. Hume, nedensel bağlantının gözlemlenemeyeceğini, dolayısıyla kanıtlanamayacağını ileri sürdü. Bütün gözlemlediğimiz, olayların bir sıra izlemesi, ardışık olmasıdır. Oysa nedensel ilişki zorunlu bir bağlantıdır. Var olduğundan beri gündüzü hep bir gece izlemiştir; ancak gündüz, gecenin nedeni değildir; gündüz ve gecenin her ikisinin de nedeni başkadır, yani dünyanın güneşin etrafında dönerken kendi ekseni etrafında dönmesi.
Hiçbir şeyi gerçekten bilemeyiz; beklentilerimiz vardır, ama bu bilgiyle aynı şey demek değildir. Görüşlerimiz ve beklentilerimiz, yanlış da olabileceklerini düşünerek, çekingen bir biçimde savunmalı, başkalarının görüşlerine ve beklentilerine saygılı olmalıyız. Buna “yatıştırılmış septisizm” demektedir.
BURKE (1729-1797) başa dön
Gelişmiş bir toplumda gelenek, kuşaklar boyu birikerek gelen bilgeliği ve deneyimi cisimleştirdiğinden, eylemlere kılavuzluk etmek bakımından her hangi bir kişinin görüşlerinden çok daha güvenilirdir.
Burke’un görüşüne göre, gelişmiş bir toplum, tek bir insan aklının tümüyle kapsayamayacağı kadar büyük ve karmaşıktır. Hepsi de geçerlikle başa çıkmaya çalışmış bireylerin ve grupların sayısız inisiyatifi ve örgütlenmesiyle kuşaklar içerisinde meydana gelmiştir. Ne kuramsal olarak ne de uygulamada herhangi siyasi bir düşünür ya da küçük bir siyasi önder grubu, gelişmiş bir toplumu bir kalemde silebilir ve yerine uygun bir toplumu koyabilir. (Fransız Devrimcilerin yapmaya çalıştığı şeye Burke’un temel itirazı buydu). Burke göre, kabul edilebilir ve gerçeklikle uyumlu tek siyasi değişim tarzı, devrimci değil, organiktir. Her kuşak kendini toplum varlıklarının sahibi olarak görmemeli, aksine o varlıkların üzerine titremelidir. Onlar geçmişten kalan bir hazinedir. Onları sonraki kuşaklara aktarmak, mümkünse çoğaltmak, ama kesinlikle tüketmemek her kuşağın görevidir. Somut ve belirli sorunları tedricen ve yasalara uygun bir tarzda çözmekten yana olan Burke, dönemin liberal ve tutucu aristokrasisiyle olduğu kadar halk kitlelerinin taşkınlıklarıyla ve saray entrikalarıyla da mücadele etmiş, dönemindeki İngiliz siyasi hayatının istikrar kazanmasında önemli rol oynamıştır. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
18. yüzyıl Fransası’nda bazı simalar, Newton’cu bilime, Locke’çu felsefeye dayanan yeni düşünce tarzının sonuçlarını okur kitleleri arasında yaygınlaştırarak genele yayılmasını sağladılar. Dinde özgür düşünceli, siyasette radikal yeni bir aydınlar sınıfı ortaya çıktı. Hicivci Voltaire, geleneksel inançları eleştirdi. Diderot, yaygın düşünme tarzını değiştirmeyi amaçlayan 35 ciltlik Ansiklopedi’yi yayıma hazırladı. Kilisenin ve devletin temelini oluşturan geleneksel inançların temeli oyuldu, liberalizmin temelleri atıldı ve bunun yanı sıra önceki dönemde İngiliz felsefeciler tarafından temelleri atılan deneyci ve materyalist görüşler ağırlık kazanmaya başladılar. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
DIDEROT (1713-1784) başa dön
Fransız filozof ve edebiyat adamı Denis Diderot, 18. yüzyılın en üretken ve çok yönlü yazarlarından biri ve ünlü Ansiklopedi’nin baş yayıncısıdır. Dış dünyaya ilişkin bilgide duyuların rolünü vurgulamıştır.Bilimsel araştırmada gözlemi ön plana çıkarmıştır ve doğada tek bir nedensel ilkenin iş başında olduğunu iddia edip deneysel bilimin kaçınılmaz olduğunu söylemiştir.
Siyaset felsefesi açısından tam bir mutlakiyet karşıtıdır ve bir dizi reform planlamıştır.Ahlak görüşünü iki büyük doğal içgüdü üzerine –mutluluk ve yardımseverlik- kurar. Akla olduğu kadar içgüdülere de dayanan bu ahlak anlayışı onun sanat anlayışını da temellendirir. Ona göre sanatın görevi “erdemi sevdirmek ,insanı ahlaki zaaflardan kurtarmaktır”
VOLTAIRE (1694-1778)
Yeni bilimin ve yeni liberalizmin devrimci içerimlerinin Kıta Avrupası’nda yaygınlaşmasında herkesten çok Voltaire’in payı vardır.
Voltaire iki yıl İngiltere’deki sürgünden sonra Fransa’da kalarak kendini Newton’un temsil ettiği yeni bilimle Locke’un temsil ettiği yeni liberal felsefeyi incelemeye verdi. Ulaşabileceği her olanağı kullanarak –tiyatro oyunları, romanlar, yaşam öyküleri, tarihsel yapıtlar, risaleler, açık mektuplar ve eleştiri yazılarıyla- bu düşünceleri yaydı.
Yukarıda bahsedilen Newton ve Locke etkileri diğer filozoflarda da açık bir biçimde görülür. Newton’un fizikte yaptığı buluşlar ve bu buluşların evrenin her noktasında geçerli olduğunu ortaya koyması bu dönem filozoflarını Locke’nin bilgi görüşüyle bu bilgileri birleştirerek tek olan evrensel yasanın bilgisine ancak deney yoluyla ulaşabileceğini düşünmeye itmiştir. Deneycilik ve liberalizm bilim ve siyaset görüşlerinde ağırlık kazanmış, devlet ve kilise ağır şekillerde eleştirilmeye başlanmıştır. Bu sorgulama bir isyan-ihtilal doğurmuştur.
Bilimsel ilerlemeler kiliseyi tekzip etmekte ve kilise artık zayıf kalmaktadır. Voltaire bu noktaları sıçrama noktaları olarak alır ve bir bakış tarzı olarak kiliseyi eleştirir. Voltaire ünlü sözünde şöyle söyler:”Tanrı olmasaydı da biz onu icat etmek zorunda kalacaktık. Ama bütün doğa onun varolduğunu bize haykırmaktadır.” Tanrı’ya ve ölümsüzlüğe inanma olmasaydı insan toplumu dağılırdı. Toplumun ya da doğanın anlaşılması içinse Tanrısal kaynağa (kiliseye) ihtiyaç yoktur. Eğer Tanrı insanlara akıl verdiyse bu akıl kullanılarak doğa ve toplum anlaşılabilir. O halde bu akıl kullanılmalıdır. İşte usu her şeyin üzerinde tutma eğilimi taşıyan bu düşünce “Aydınlanma” olarak bilinir.
ROUSSEAU (1712-1778) başa dön
Rousseau, yargılarımızı akıldan çok duyguların gereklerine dayandırmamız gerektiğini söyleyen ilk Batılı filozoftu.
Rousseau, Batı’nın felsefe düşüncesinin ana akımına, üç devrimci fikir soktu. En önemli fikri Toplum Sözleşmesi anlayışıdır. Bu, herkesin inandığının tersine uygarlığın iyi bir şey olmadığı, hatta değerden bağımsız bir şey bile olmadığı, pozitif anlamda kötü bir şey olduğu düşüncesidir. İkincisi, ister özel ister kamusal hayatımızda olsun, yaşamımızdaki şeylerin, aklı değil ve doğal içgüdülerin gereklerini karşılayıp karşılamadığını sormamız gerektiğidir; başka bir deyişle, hayatımıza ve yargılarımıza akıl değil, duygular kılavuzluk etmelidir. Üçüncüsü, toplum onu oluşturan kişilerin iradelerinin toplamından farklı ve yurttaşların be “genel irade”ye tamamen boyun eğmek zorunda oldukları kendine ait iradesi olan kolektif bir varlıktır.
Rousseau, eğitimde kişiyi uygarlığın ruhsal zincirlerinden kurtaracak temel değişiklerin yapılmasını savundu. Bu konudaki ana savı, eğitimin amacının çocukların doğal eğilimlerini bastırmak ve disiplin altına almak değil, tersine onların ifade edilmesini ve gelişmesini teşvik etmek olduğuydu. Bunun sağlanacağı ortam, okul değil, ailedir ve doğal dürtüleri de, kurallar ve cezalar değil, yakınlık ve sevgidir.
Rousseau’nun siyaset felsefesine önemli etkisi oldu. Fransız Devrimi’ne önderlik eden hareketlere duygusal ve düşünsel yakıtın büyük bir bölümünü Rousseau sağladı. Rousseau ayrıca Locke’un kinden farklı bir demokrasi kavramı getirdi. Bu daha çok genel iradenin dayatılmasında yatar; oysa Locke’un modeli, bireysel özgürlüğün korunmasına dayanmaktadır. Bu ikisi son derece birbirinden faklıdır, hatta potansiyel olarak birbirinin zıttıdır. Rousseau’nun eserleri, Aydınlanmanın değerlerine, her şeyden önce de Aydınlanmanın aklın egemenliğine yaptığı çağrıya büyük bir filozoftan gelen ilk saldırıydı. Rousseau’nun uygarlık denen şeye düşmanlığı, 19. yüzyıl felsefi anarşistlerinde de boy göstermiştir. Her şeyden önce duyguyu yüceltmesi açısından Rousseau, ondan kısa bir süre sonra 18. yüzyıl klasikçiliğinin yerini alacak olan Romantik hareketin öncüsü kabul edildi. |
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
|
| |
|
|
© Tüm Hakları Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Bursa Şubesi'ne Aittir |
|
|
|
|