ALMAN FİLOZOFLAR
        Schelling    
Schopenhauer
Schelling
Kant
Fichte
   
       
Hegel     Karl Marx       Nietszche    
 
     
 

1780’lerle 1880’ler arasında Almanca konuşulan dünyada felsefede eski Yunanlıların zamanından beri görülmemiş bir canlanma yaşandı. İlk adım Kant’la başladı. Schoppenhauer, Kant’ın çalışmalarını genişletti, zenginleştirdi. Fichte ve Schelling de Kant’ı çıkış noktası olarak aldılar. Hegel, bir mutlak idealist felsefe ortaya koydu. Marx, Hegel’in felsefesinin çerçevesini ve sözcük dağarcığını devraldı ama idealist değerlerin yerine materyalist değerleri koydu. Nietzsche mevcut ahlaka yüklendi. Günümüzün en yeni gelişmelerinden bazıları temellerini bu filozofların ortaya koyduğu düşüncelerden almaktadır.

 
     

IMMANUEL KANT (1724-1804) başa dön

Doğu Prusya’da bir taşra kenti olan Königsberg’de doğdu ve bütün yaşamı boyunca da buradan hiç ayrılmadı. Hiç evlenmedi; olaysız ve tekdüze bir yaşam geçirdi. Königsberg’liler saatlerini, Kant’ın günlük yürüyüşü sırasında pencerelerinin önünden geçişine göre ayarlarlardı. Kişi olarak, neşeli, zarif ve hoşsohbet biriydi. Konuklarını hoş tutardı, akşam yemeklerinde hiç yalnız olmazdı. Dersleri sunuşundaki parlaklık dillere destandı. Büyük bir filozof ve bir akademisyendi. 57 yaşında bütün zamanların en büyük kitaplarından biri olarak kabul edilen ‘Saf Aklın Eleştirisi’ni yayımladı. 1788’de ‘Pratik Aklın Eleştirisi’ ni, 1790’da da ‘Yargının Eleştirisi’ni yayımladı. Diğer önemli eserleri ‘Ahlak Metafiziğinin Temellendirilmesi’ ve ‘Prolegomena’dır.
Kant’a göre ister bir algı, duygu, bellek, ister bir düşünce ya da ne olursa olsun, herhangi bir biçimde kavradığımız herşeyi, bedensel araçlarımızla; yani beş duyumuzla, beynimizle ve merkezi sinir sistemimizle kavrarız. O nedenle, biz ancak bu araçların temas ettiği şeyleri yaşantılayabiliriz. Fakat, bu araçların temas etmediği bir şey, bizim için deneyim haline gelemez, çünkü onu kavramamızın bir yolu yoktur. Bir yanda, bize göründüğü gibi bir şeyler -fenomenler dünyası-  vardır. Bizim bilebileceğimiz dünya budur. Öte yanda -numenler dünyası- yani kendinde şeyler dünyası vardır.  Bu numenler dünyasıyla ilgili her şey ‘aşkın’ şeylerdir.
Çok sayıda süreç nedensel olarak birbirleriyle bağlantılıdır ve matematik eşitliklerle ifade edilebilecek düzenli ve öngörülebilir biçimlerde etkileşimde bulunur. Gerçek bir nesnenin varlığını, mekan dışında ya da hareket ediyorsa zaman dışında kavrayamayız. Mekan ve zaman, duyarlığımızın biçimleridir; onlar olmasaydı dünyadaki hiçbir şeyi algılayamaz ya da kavrayamazdık.
Kant, irademizin özgür olduğuna inanıyordu. İrademizin özgür eylemlerinin, fenomenler dünyasında değil, bilimsel anlama yetisinin ulaşamayacağı kısmında, yani numenler dünyasında yer aldığını düşünüyordu.
Kant ahlak anlayışını özgürlük problemi çerçevesinde kurar. Ahlak anlayışının temelinde “iyi isteme”, “karşılıksız olarak eyleme” ve “ödevden dolayı isteme” kavramları bulunur. Ödevden dolayı isteme “Evrensel Ahlak Yasası”nın kendisidir. Ahlak anlayışının adı Ödev Ahlakıdır. Dolayısıyla rölativ(göreceli) görüşlerin aksine herkes için geçerli bir ahlak yasasının olabileceğini iddia etmiştir. 
“Öyle eyle ki; eyleminin arkasında yatan ilke herkes için geçerli bir ahlak yasası olsun”.

ARTHUR SCHOPPENHAUER (1788-1860) başa dön

1788 yılında, Danzig’de doğdu. Bu kent şu an Polonya’ya bağlıdır. Ticaret ile uğraşan zengin bir ailesi vardı. Aile işine girmeyi reddetti ve şahsi gelirini kurumsal olmayan  eğitiminde ve yazı işlerini sürdürmek için kullandı.
Schoppenhauer, Kant’ın düşüncelerini kendi başlangıç noktası olarak ele aldı. Fakat numen(aşkın)ler dünyasının çoğul olarak şeylerden meydana gelmesinin olanaksız olduğuna inanıyordu. Farklılaşma ancak zamanın ve mekanın var olduğu bir alanda mümkündür, bu alanın dışında yani numenler dünyasında farklılaşma olmaz. Kant, numen alanında yer alan iradenin eylemlerinin, bizim “özgür” bedensel hareketlerimizin nedeni olduğunu belirtmişti; oysa Schoppenhauer’a göre iradi eylem ve onunla bağlantılı olan bedensel hareketler iki farklı biçimde kavranan bir ve aynı olaydır; bir durumda içeriden yaşantılanmakta, diğerinde dışarıdan gözlemlenmektedir. Fenomenal olan, numenal olandan farklı bir gerçeklik değil, farklı bir yoldan ve biçimde bilinen aynı gerçekliktir. Bütün numen alanına niteliğini veren de iradedir. Bütün kozmos enginliğini kavrayamadığımız bir ölçekte harekete geçirilen bir fenomenal enerjiyi, “iradeyi” cisimleştirir. Fenomen dünyasında ayrı bireyler olarak görünürüz ancak numen dünyasında bizler bir ve farklılaşmamış olarak bulunuruz. Bu, insanların kendilerini birbirleriyle özdeşleştirme, birbirlerini hissetme, acılarını ve sevinçlerini paylaşma yeteneği olan duygudaşlığı açıklar. Kişi karşısındakini incitmekle, kendi nihai varlığına zarar vermektedir. Etiğin temeli Schoppenhauer’e göre (Kant, akılcılık demişti) bu duygudaşlıktır. Schoppenhauer ancak bu düşünceleri gerçekleştirdikten sonradır ki doğu felsefesini keşfetmiştir. Onun dönemine kadar Hinduizmin ve Budizm’in  klasik metinleri batıda bilinmiyordu. Batı felsefesi, bu noktaya onları bilmeden gelmişti. Schoppenhauer, 20’li yaşlarının ortalarındayken Hinduizm ve Budizm’le  tanıştı ve yazılarında doğu metinlerine göndermeler yaptı. Bu güne kadar doğu felsefesi hakkında gerçekten derin bilgiye sahip tek büyük batılı filozof olarak kaldı.
Ona göre kişisel yaşam, kaçınılmaz olarak ölümle son bulacak bir trajedidir. Bu dünyanın karanlık zindanındaki mahpusluğumuzdan ancak sanat ile anlık olarak kurtulabiliriz.

JOHANN GOTTLIEB FICHTE (1762-1814) başa dön

Taşra’da mütevazi şartlarda doğdu. Kaz güderdi. Bir Pazar günü vaazı kaçıran zenginlerden biri ondan birkaç cümle ile özet yapmasını istedi. Özetten etkilenen soylu beyefendi onu himayesine alarak önce Luther’ci bir papazdan özel ders aldırdı, sonra da Pforta’da (Jena Üniversitesi) eğitim almasını sağladı. Fichte üniversiteden sonra velinimeti ölünce büyük yoksulluk çekti ancak 1792’de “Bütün Vahiyleri Eleştirme Denemesi” ile tanındı, 1794’de Jena Üniversitesi’nde Felsefe profesörü oldu. Kişiliği yüzünden başı hep derde girdi; haşin ve dik başlı biri, sert bir öğretmen ve zorlu bir meslektaştı. Meslek yaşamı, çekişmeler ve istifalarla doludur. ‘İnsanı Belirleyen Nitelik’ler önemli bir yapıtıdır. 52 yaşındayken, bir hemşire olan karısından kaptığı tifüsten öldü.
Fichte’ye göre bilimsel yasalar deneysel gözlemlerden türetilemez ancak deneysel yasalar bilimsel yasalardan çıkartılabilir. Newton’dan sonra herkes gibi Fichte de klasik fiziğin yasalarının tamamen nesnel ve bütün zamanlar için doğru olduğuna inanıyordu.
Fichte’nin felsefesindeki temel çıkış noktası kendi özgürlük anlayışıdır.Ona göre irade ya da ben temel gerçeklik olup özgürdür, kendi kendisini belirleyen faaliyettir.Ben ya da irade dışında her şey ölü ve pasif bir oluş gösterir.Yalnızca kendi kendisini belirleyen tinsel bir faaliyet gerçektir.İradenin kendisi yaşam ve akıl,bilgi ve eylem ilkesidir her türlü ilerleme ve uygarlığın harekete geçirici gücüdür.
Kant özgürlüğün bir yasasızlık olmadığını kendine göre bir yasalılık olduğunu göstermişti. Fichte için özgürlük  doğa yasasından başkadır. Ondan üstün olan ona karışabilen yasadır.Çünkü özgürlük daha derin bir temele dayanır.”Ben”in etkin olan özüne daha yakındır.Ahlak yasası özgürlüğün bir görünmesidir.Ahlak Yasası’nın formunu da içeriğini de sağlayan özgürlüktür.Ancak özgürlük hazır olarak verilmiş bir durum olmayıp gerçekleştirilecek bir ödevdir.Gerçekten özgür olmak için ,eylemin dışarıdaki ereklerden vazgeçip kendisini erek bilmesi gerekir.Gerçek ahlaki davranış özgürlüğü özgürlük için istemektir.Herkeste eylemin uygun ya da uygunsuz olduğun bildiren yanılmaz bir merci vardır.Bu merci vicdandır.( Vicdan burada kalbe dair duygusal bir kavram olarak değil doğruyu yanlıştan ayırabilme yetisi çerçevesinde doğru düşünme olarak anlaşılmalıdır.)
Vicdan insanın kendisinde özgürlük yasasını taşıdığına en inandırıcı tanıktır.
Kant için eylemimize temel olacak ilkenin bir genel yasa niteliği taşıması gerekir..Dolayısıyla ancak sonunda genel bir yasaya varabilen eylem iyidir.Fichte’de ise eyleme bir “eyleme olarak” iyidir. Çünkü eyleme, özgürlüğün etkinliğe geçmesi demektir. Bundan dolayı da “kötü” etkinliğin eksikliği,eyleme yetersizliği,tembellik ve işsizliktir.

FRIEDRICH SCHELLING (1775-1854) başa dön

Luther’ci bir papazın oğlu olarak Almanya’da doğdu. İki yaşındayken babası Doğu Dilleri profesörü oldu. Seçkin bir eğitim gördü. Genç yaşta felsefeye ilgi duydu ve 23 gibi çok genç bir yaşta Jena’da profesör oldu. Ün kazandı ve 31 yaşında adının önüne ‘von’ ünvanı aldı. Çeşitli nedenlerden ötürü 35 yaşında yazdıklarını yayınlamayı bıraktı; uzun yıllar ders vermeye ve yazmaya devam etti. 80 yaşında öldü.
Kant’ a göre teleoloji( ereklilik, her şeyin bir amaca yönelik olması düşüncesi)  ancak bir yöntem işidir.Fichte de doğaya bir bu kavramı uygulamayı reddeder.Schelling ise yalnız organik doğayı değil bütün doğayı teleolojik bir yapı olarak anlar.Ona göre tüm evren bilinçsiz bir zekanın yaratmasıdır.Bu yaratıcı zekanın kendisi de gelişir ve gelişirken her birinde doğanın türlü yaratmalarının şekil kazandıkları çeşitli basamaklardan geçer.Bu sürecin en yüksek basamağı bilinçli bir zeka taşıyan insandır.Evreni bilincin uyku durumundaki derecesinden  açık ve seçik olanına doğru bir sıralanma sayan Leibniz’e uymaktadır.
Schelling felsefesinin gelişmesindeki evrelerden biri özdeşliktir. Doğa ile tin (spirit,ruh) özdeştir.Bizdeki tin ile dışımızdaki doğa özce birdirler.Bu düşünceyi filozof bütün doğa ilkesine de uygular.Burada organik ve anorganik varlıklar arasında artık öz ayrılığı yoktur.En kaba fiziki varlıkta bile hayat gizlidir.Bütün doğa baştan aşağı canlı bir organizmadır.Bir organizasyondur.  
Ona göre:

  1. doğa bir birliktir
  2. doğa bir durum değil, her zaman oluş halinde bir süreçtir
  3. insan, doğanın bütünleyici bir parçası olarak bu süreç içinde doğmuştur

    Doğanın en yüksek yaratımı olan insanın kendisi de yaratıcı bir varlıktır; sanatı yaratır.En iyi sanat örneklerinde insan kendi varlığının derinliklerini keşfeder ve anlamlandırır. İnsan doğanın bütünleyici bir parçası olduğundan aslında bu yaratıcı sanatta doğa kendi en derin bilincine varır.
Önemli eserleri: Felsefenin İlkesi olarak Ben Üzerine, Doğa Felsefesi Üzerine Düşünceler, Transandartal İdealizm Sistemi, İnsan Özgürlüğünün Özü Üzerine Felsefi Araştırmalar

G. W. FRIEDRICH HEGEL (1770-1831) başa dön

Stuttgart’ta doğdu. Schelling’in Tübingen Üniversitesi’nde önemli arkadaşlarından biriydi. Schelling düşünsel açıdan daha erken gelişmişti. Hegel’in felsefesi Schelling’in felsefesinden yarım kuşak sonra geldi ve ondan çok etkilendi. Hegel önce öğretmenlik, sonra gazete editörlüğü, ardından okul müdürlüğü ve en sonunda Heidelberg ve Berlin’de felsefe profesörlüğü yaptı.
Hegel, Schelling gibi gerçekliği, durağan olmayan, aksine devamlı bir gelişme sürecinde olan organik bir birlik olarak kabul etti. Yine onun gibi gelişmenin son amacının, kendini tanımak ve anlamak olduğunu gördü. Ancak ondan farklı olarak bu süreci doğa ile özdeşleştirmedi, maddi olmaktan çok ahlaki olan bir şeyin oluşu olarak belirledi. Akıl ya da tin cansız doğadan doğuyordu; varoluş esas olarak onlardan, tinden ya da akıldan oluşuyordu. Oluş olarak görülen bütün bu tarihsel değişim sürecine Almanca Geist (okunuşu: gayst) adını verdi. Geist, ‘tin’ ya da ‘ruh’ sözcüğüne göre daha zihinsel, ‘akıl’ sözcüğüne göre daha tinseldir. Geist, varoluşun esasıdır; varlığın özüdür ve gerçekliği oluşturan bütün tarihsel süreç, Geist’ın kendi bilincine, kendi öz bilgisine erişmesine doğru seyreden bir gelişmedir. Bu duruma ulaşıldığında, var olan her şey kendiyle uyumlu bir birlik (mutlak) oluşturacaktır. Hegel var olan şeylerin gerçek özünü maddi olmayan bir şey olarak gördüğünden, felsefesine ‘Mutlak İdealizm’ denir.
Hegel’in temeldeki içgörüsü Herakleitos’unkine benziyordu. Her şey gelişmektedir, var olan her şey bir sürecin ürünüdür. Değişim asla keyfi olmayan, her zaman düşünülür bir şeydir. Her karmaşık durum içinde, birbiriyle çatışan öğeler barındırır. Çatışmalar, bir çözüme ulaşıncaya kadar, olgunlaşmak durumundadır ve bu daha sonra yeni bir durum oluşturur. Buna diyalektik süreç veya sadece diyalektik (değişim yasası) adını verdi, üç ana evreden oluştuğunu söyledi:
Sentez, yeni bir durum olduğundan, içinde yeni çatışmalar barındırır, bu nedenle yeni bir tez, antitez, sentez üçlüsünün başlangıcını oluşturur. Bu değişim süreci kesintisiz devam eder. Gelişmenin belli bir sürecinde çatışmadan kurtulmuş bir durumun ortaya çıkması, bu değişim örüntüsüne son verebilecek tek şeydir. Daha fazla çatışma yoksa, daha fazla değişme olmayacak, ideal duruma varılmış olacaktır. Eğer toplumun tarihsel gelişimini ele alıyorsak, bu durumda her birey bütünün uyumlu bir parçası olarak işlev görecek , kendisinden çok daha büyük olan bir bütünün çıkarlarına özgürce hizmet edecektir.

KARL MARX (1818-1863) başa dön

Almanya’nın Trier kentinde doğdu. Önce hukuk, sonra felsefe ve tarih eğitimi aldı; doktora tezini eski Yunan felsefesi üzerine hazırladı. Dine açıkça düşman olması yüzünden, akademik meslek yaşamı sona erdi. Kısa süre için bir gazeteye editör oldu. Bu gazete 1943’de kapanınca Paris’e gitti ve Engels ile tanıştı. Marx 1845’de Fransa’dan sürüldü, 1848’de Brüksel’de Engels ile birlikte Komünist Manifesto’yu yazdı.
Hegelciliğin merkezini oluşturan ve aynı zamanda Marksizm için de temel olan düşünceler:

  1. gerçeklik, bir durum değil, kesintisiz bir tarihsel süreçtir.
  2. gerçekliği anlamanın anahtarı, tarihsel değişmenin doğasını anlamaktır.
  3. tarihsel değişme rastgele değildir, keşfedilmesi mümkün bir yasaya boyun eğer.
  4. Bu yasayı sürekli işler kılan şey, art arda gelen her durumun kendi içindeki çelişkilerle son bulmasını sağlayan yabancılaşmadır.
  5. süreç, ileri doğru hareketinin itkisini kendi içindeki yasalarda alır ve insanlar onunla birlikte yürürler.
  6. Bu biçimde betimlenen süreç, bütün iç çelişkilerin çözümlendiği bir duruma ulaşıncaya kadar devam edecektir
  7. bu toplum biçimi, liberallerin tasarladığı türden birbirinden bağımsız hareket eden bireylerden meydana gelen bir toplum değil, bireylerin daha büyük ve daha etkin olan bir bütün tarafından özümsendikleri organik bir toplum olacaktır.

    Fakat Marx, Hegel’den farklı olarak gerçekliğin tinsel değil, maddi bir şey olduğuna inanmaktaydı. Her fırsatta idealist değil, materyalist biri olduğunu söylemiştir. Diyalektik ve tarihsel süreci, dünyayı oluşturduğuna inandığı maddi güçlerin işi olarak görüyordu ve bu nedenle kendi sistemine ‘tarihsel materyalizm’ ya da ‘diyalektik materyalizm’ diyordu.
    Marx, ‘üstyapı’nın yani toplumsal ve siyasi kurumlar, dinler, felsefeler, sanatlar ve fikirlerin ekonomik ‘altyapı’ üzerinde yükseldiğini söylemiştir. Zemin katta üretim araçları bulunur ve üretim araçlarının gelişmesi, bütün toplumsal değişmenin temel belirleyicisidir. Üretim araçları ile ilişkileri her bireyin tanımlayıcı niteliğidir. Üretim araçları ile olan bu ilişki, toplumsal ürünün bölüşümünde kimin kendisiyle aynı çıkarı paylaştığını ve kimin çeliştiğini belirler. Bu durum sosyo ekonomik sınıfların ortaya çıkmasına ve aynı zamanda bu sınıflar arasında çatışmalara yol açar.
    Marksistlere göre sanat, hakim sınıfların zenginliklerini ve güçlerini sergilemenin ya da başarılarını cilalamanın veya diğer sınıfların dikkatini siyasetten saptırmanın bir yoludur. Dinin de benzer bir işlevi vardır. Ona göre, din, ‘halkın afyonudur.’
    Üretimde ve üretim süreçlerinin değerlendirmesinde “artık değer teorisi”nden bahseder. Bu, işçinin ürettiği ürünün değeri ile aldığı ücret arasındaki farktır. Marx’ın ekonomi teorisi, bu artı değeri işçi adına devletin almasında yatar.

FRIEDRICH NIETZSCHE (1844-1900) başa dön

Babası ile her iki büyükbabası Luther Kilisesinde papazdı. 20’li yaşlarının ortalarında profesör oldu. Onu filozof yapan Schoppenhauer’i okuması oldu. Ona öykünerek akademik yaşamından vazgeçti; basit, yalnız bir yaşam sürdü. Henüz kırklarındayken frenginin sebep olduğu bir akıl hastalığına yakalandı.
Sisteminin temelinde yozlaşmış olduğunu söylediği Hristiyan ahlakına yaptığı eleştiri yatar. Ona göre Hristiyanlık ve kilise insanları pasifliğe itmekte ve eylemsizleştirmektedir. Oysa insan varlığının temelinde “Güç İstenci” bulunmaktadır. Canlı olanın bulunduğu her yerde güçlü olma isteği köklenir. Bu durum kendini hiçbir sınır tanımadan her tarafa saldırmak şeklinde gösterir. Fakat bu hayvani ve vahşi olan bir şeydir. Oysa insanı insan yapan şey kendinde ki bu istenci korumak ve yönlendirmek yeteneğidir, der. Bunu yapabilen insan tipi “Üst İnsan”dır. Üst insan zorluğu ne olursa olsun değerleri sorgulamadan kabul etmeye boyun eğmez. O, kendi değerlerini kendi inşa edebilir niteliktedir. Bir diğer insan tipi olarak bahsettiği insan tipi olan “Sürü İnsan”ı ise nihilizm içinde kaybolan ve o yanılgıları kendi gerçekliği sanan ve her şeyi olduğu gibi kabul eden insandır. Kendi değerlerimizin yaratıcılarının biz insanlar olduğunu bir kez kavrarsak, en uygun değerleri seçmekte özgür olduğumuzun ayırdına varırız ve bizi hayvan krallığından çıkartmış ve uygarlığı yaratmış olan değerleri seçeriz.
Zincirlerden kurtulmak mümkündür, mağaranın ağzına kadar gelinebilir fakat mağaradan çıkmak mümkün değildir, der.
“Zamanın akışı, engin, kozmik bir dairesellik çizer; daha önce olmuş her şey, çok büyük bir zaman aralığının ardından eninde sonunda dönüp gelecektir.

 
     
© Tüm Hakları Yeni Yüksektepe Kültür Derneği Bursa Şubesi'ne Aittir